MÜHİM MESELE

Nefes al, nefes ver. Nefes al, nefes ver… Nefes al… ve biraz tut şimdi.

Okudukça ben olacağın bir yer burası. Okudukça beni anlayacağın yer, burası. Belki nefret edeceksin benden beni tanıdığına pişman olarak, belki de beni özleyeceksin yine pişmanlıkla.Ne okuman için bir sebep var, ne de okudukça varacağın bir sonuç.

Sadece ben. Eğer istersen.

Şimdi bırakabilirsin.

30 Aralık 2012 Pazar

Ses.296

Güzel şeyler düşündüğümde, yada gördüğümde veya beni keyifli yapan şeylerle ilgilendiğimde aklımda bi şarkı çaldı hep. O şarkı ile alakalı da değil zaten hiç bi durum genelde ama istemsiz olarak vurucu bi başlangıç yapıyor olmak o mutluluğa o şarkı ile, beni daha rahat ve güçlü hissettiriyor.


Innocence caressing me
I never felt so young before
There was so much life in me
Still I longed to search for more

---

Buraya yazacak bişey bulamadım, isterdim daha derinlere inecek bişeyler olsun. Ama çıkmadı şu anda.

---

Mustafa geldi bide bak, bunu belirtmeyi unutmuşum. Her gün değişik yerlerde değişik anılar biriktiriyorum bir sürü arkadaşım ve Mustafa eşliğinde. Özlemişim keratayı. Bütün özlem duygusunun dışında, epey değişim yaşamış, durumunun getirisi olan. Getiriler hoş değil çok belli ki ama aksini yaşamak için elinden gelen bişey de yok. O yüzden de mecburi bi kabulleniş var ki o da en kötüsü. Mecburen olmamalıymış hiç bişey.

28 Aralık 2012 Cuma

Eğer

Bir gülücük olsaydım eğer, yüzünde büyürdüm.
Bir mutluluk olsaydım eğer, kalbinde açardım.
Bir yağmur olsaydım eğer, yollarına yağardım.
Bir rüzgar olsaydım eğer, saçlarına eserdim.

Yolları silinmiş anılar, izleri kaybolmuş yollar.
Yok oldukları kadar, vardırlar.
Eğer sen şimdi mutluysan eskisi kadar,
Bir mutluluk açardı kalbimde, gülüşün kadar

24 Aralık 2012 Pazartesi

Ses.295

Bazı kelimelere karşı büyük bi uzaklık hissediyorum çoğu zaman.

Kardeşim, dostum, sırdaşım, bitanem falan, böyle sahte bi aitlik katılarak karşındakine söylediğin, halbuki yoğurdun kaymağı kadar özel olabilecek durumlarda sarf edilen şeylerden. Acayip eğreti duruyor, üstelik sanki sadece bana göre değil de, durumun kendisi hakikatten öyleymiş gibi duruyor. Tabi bunları kullanan ile de çok alakalı ama yine de o kadar sık kullanılan ve anında aksine dönebilecek hislere tercüman olacakmış gibi yerleşmiş ki ağzına bi kaçının, öeh yani. Evet, gece gece buna takıldım, buna sinirlendim.

---

Hobbit'e gittim, bi kere daha gittim ve bi kere daha gideceğim. Zerre pişman değilim, mutluyum. Hatta mutluluğumun pek az kaynaklarından birisi de o'dur.

---

İşler ve güçler birazcık zor gelişiyor olsa da, bestelerimi kaydetmeye başladım. Planıma göre, 3 ay içinde dinlenilecek hale gelecek. Albümün (yuh) ismi ve 4 tane şarkısı hazır şimdilik. 6 şarkı yapabilirsem ne ala, yapamazsam da zaten şarkılar uzun, idare eder bence müzik alemi  :)

18 Aralık 2012 Salı

Ses.294

Pek bilinmeyen yerlerde, hep yapılan şeyleri yapıyor gibi.

Bunaltıcı bi sıcaklık varken havada, bileğini bile geçmeyen serin sularda dikilmek gibi.

Yorganın altında ayakların ısınırken, ellerinin dört duvarın soğuğu ile üşümesi gibi.

Gitarının tellerinin soğuktan akort tutmazken, aklına acayip bi melodi gelmesi gibi.

Yeterince doymuşken, tabakta kalmasın diye pilavı yemişsin gibi.

Şemsiyeni evde unuttuğun kış gününde yağmurun hiç yağmayışı gibi.

3 - 5 - 7 - ve 1 i hiç sevmeyip, 6 - 2 - 8 ve 0'ı çok sevişim gibi.

Sıralamayı değil de, bi şekilde anlatabilmeyi becerebildiğim gibi.

Baştan savar gibi ama ömrüm kadar süren bilgilerimle yaptığım gibi oldu, diğer her şey ve olmayan şeyler gibi.

16 Aralık 2012 Pazar

An'lar

İnsanlar, bencildirler.
Çünkü anlamazlar, pek dinlemezler.
İnsanlar, densizdirler.
Çünkü umursamazlar, hiç düşünmezler.
İnsanlar, amaçsızdırlar.
Çünkü unuturlar, sık unutulurlar
İnsanlar, düşsüzdürler.
Çünkü sevilmezler, çok sevemezler.
İnsanlar, uykusuzdurlar.
Çünkü yaşarlar, izsizler.
İnsanlar, yorgundurlar.
Çünkü hiçtirler, biraz da heptirler.
İnsanlar, her yerdeler.

15 Aralık 2012 Cumartesi

Ses.293

Zamanı, yaşarken yavaşlatabildiğimi hatırlıyorum, öncedendi.
Şimdi yetişemiyorum bile.
Tembelleştim.

8 Aralık 2012 Cumartesi

Ses.292

Yavaş yavaş eskisine dönüyor bildiklerim, gördüklerim ve tecrübelerim.
Bu şimdilik iyi bişey. Özlediklerim ile özlemediklerim arasında yaşıyorum.
Az uyuyup çalışıyorum hatta genelde. Ama şu kötü ki; bütün gün internet başında da olsam, buraya girip yazamıyorum. Yazabileceğim kadar akılda kalıcı şeyler henüz yaşamadım ( bi iki tane anı hariç ). Biriktikçe yazarım, unutmam ben.

1 Aralık 2012 Cumartesi

Ses.291

5 gündür İzmir'deyim. Farklı yaşıyorum İzmir'i bu sefer. Sindire sindire, sakin sakin. Ama yoğun bi şekilde. Güzel vakitler geçiyor, daha da geçecek. Planlarım çalışıyor, hayatım ilerliyor. Daha keyifliyim. Arkadaşlarıma, aileme, sevdiklerime artık tamamen sahip olacağım. Yapabilirim, görüyorum.

26 Kasım 2012 Pazartesi

İZMİR

Bugün akşam saat 23:55'te artık İstanbul'da ikamet etme durumundan çıkıyorum. Şu anda ise aklımda sadece ihmallerim var, onları da şuraya bi not edeyim, arada döner, bakar bakar üzülürüm.

Melike ile görüşemeden dönmek zorunda kalıyorum. Çünkü görüşme ihtimalimiz olan zamanda hastaydım.
Erşen ile daha İzmir'e taşınacağımı söyleyemeden gidiyorum. Görüştüğümüzde çok kızacak hiç bahsetmediğim için ama onunla da ne zaman görüşecek olsak ya param yoktu yada işler daha bitmemişti.
Merve ile görüşüp eşyalarını vermem gerekiyordu. Hadi onu geçtim, doğum gününü kutlayacaktım daha, onu bile yapamadan gitmek zorunda kalıyorum.

Neden zorundayım? Çünkü İzmir'de başlamam gereken işe 1 gün geç kaldım bile. Ve çok hızlı bi şekilde gitmem gerekli. Uçakla gidemiyorum çünkü 4 tane valizim var. Otobüsle gitmek demek ( ki şu anda öyle oluyor ) 1 günümü yolda geçirmek demek. O kadar sınırlıyım ki; Salı günü saat 08:15 de İzmir garajında olacağım, Saat 10 da işe gideceğim. Çok boktan ulan! Ama elimden gelen bişey yok.

Özür diliyorum yukarıdaki üçlüden.

Bu durumdan dolayı İzmir'e gidiyor oluşuma bile sevinemiyorum ulan...

19 Kasım 2012 Pazartesi

Ses.290

Uyandım. 
Boynumun ağrısı yüzünden kafamı tam kaldıramadım koltuktan, elimle destek aldım ve doğruldum.
Ayaklarım soğuk ve sıvasız betona değdi, ayıldım.
Derin bi nefes aldım demir ve toz kokan duvarlardan. Hemen yanımda duran büyük tahtanın kokusu, serinliğin mavisi değdi burnuma. Ayaklarım üşüdüğü için aylardır benden başka kimsenin kullanmadığı eski terliği geçirdim ayağıma. 
Bacaklarım acıyordu. Soğuk titretiyordu hatta biraz. Yüzümü yıkamak için yürüdüm tuvalete, yanında vidaların bulunduğu. Yankılanıyordu büyük boşluğun içinde adımlarım. Kimse duymadı nefes alışımı, kimse de görmedi varlığımı zaten. 
Buz gibi çeşmeye değdiğinde elim, tekrar uyandım, olmayan evimin, olmayan sıcaklığına. Su akarken üzerime sıçrardı genelde ve daha da üşütürdü beni. Ayna yoktu kendime bakacağım, hayal ettim. Yüzümde sabun kalmamıştır bence. Sular damlarken betona, yürüdüm yattığım koltuğun yanında duran havluya. Bi tek o sıcaktı, doğası gereği.
Üstüme yelek aldım bi tane. Giyinecek dermanım yoktu pek. Terliklerimi sürüye sürüye ön bölüme geçtim, işimin olduğu yere. Kapısını bile açmak zor geliyordu dükkanın, soğuk iyice dolacak diye içeri.
Bayraklar kapının yanında uzanıyordu, dubaları ile birlikte. Onları iteledim biraz ve soğuğu bıraktım içeri.
Bacaklarım hala acıyor ve üşüyordu. Bilgisayarın başına geçtim, o rahatsız ve tek ayağı kırık koltuğa tekrar oturdum...
5 aydır beni bacaklarımdan daha çok taşıyordu. Belki de bu yüzden de acıyordu bacaklarım. Belki de beni taşıyan her şey gibi acıyordu. Yoldan geçen arabaları duydum görmeden evvel. Binayı titretiyordu büyük arabalar. Hatta deprem oluyor gibi. 
Durup düşündüm de, yalnızlığım ( fiziki anlamda yalnızlık ) beni hep mutlu ederdi. Kimse yokken yaşayabilirdim hep. Ama sanırım buraya kadarmış. Artık sessizlik müzikle dolmuyor, rüzgar ile titriyordu. 
Gitmeliyim sanırım buradan. 
Tekrar aynı boşlukta yaşamamak üzere hemde.

17 Kasım 2012 Cumartesi

Ses.289

Hiç bişey yapmıyormuşum gibi gözükebilir buradan hayatım ama çok garip ve hızlı şeyler oluyor bilesin. Eşyalarımı toparlıyorum, kitaplar alıyorum, albümler dinliyorum. Ve Kasım 25'de tamamen İzmir'e dönmüş oluyorum.

8 Kasım 2012 Perşembe

Ses.288

Unutkanlığımı attığım bu günlerde, hatıralarımı yaşamaya başladım yine. Gözlerin, saçların, nefesin, göz yaşın, ellerin ve tırnakların. Hepsi bi anda hücum ediyor aklıma. Hele bir de fotoğrafını görünce yaşadıklarımı bilsen.. Yada birisi bilse... Eminim gelir benimle rakı içer.
Özlemedim seni kesinlikle.
Ama biraz muhabbet etsek çok güzel olurdu.
Gülsen bol bol bana.
Ama sadece bu.

7 Kasım 2012 Çarşamba

Ses.287

Tam da " Bu son artık " dediğimde, aslında daha hiç başlamamış olduğumu fark etmemin üzerinden neredeyse 8 yıl geçti. Ama istisnasız her seferinde tekrar tekrar şaşırıyorum, seçeneğim olduğu gerçeğine.
Heveslerimi ve umudumu o kadar derine gömmüşüm ki, bazen ben bile ulaşamıyorum. En azından bi yerlerde, birileri için hala birikmiş umudum var. Bunu bilip bekleyebiliyorum. Hayatı.

Ses.286

Yağmur caddeden aşağı akarken hiç bi tasası yokmuş gibi üzerinden geçen arabalardan, insanlardan korkuyordu biraz. O ayakkabılarını ıslattığı için o insanların, suçlu, insanlar ise mağdurdu. 
Halbuki sadece yağıyor ve akıyordu, olması gerektiği gibi.
Üstünden geçilen, yolu çarpıtılan ve toprağına varamayan, yağmurdu.

4 Kasım 2012 Pazar

Ses.285


Cemâlin nurunu her yerde gördüm
Âlemi muhîttir şems-i envârın
Güzelliğin kevn-ü mekanda buldum
Âşıka ayandır gizli esrârın

---

Ne biçim bişeydir o öyle. 
Birisi yazmış " Ölesim gelir..." diye. 
İlk defa insanın ölesi nasıl gelir, duyunca anladım sanırım. 

29 Ekim 2012 Pazartesi

Ses.284

Bi çaresine bakmalıyım demiştim ya, sanırım bakıyorum. Sanırım yine yolculuk gözüküyor bana kısa süre içinde. İstanbul'da yapabileceklerimi yaptığımı bilmenin bi huzuru mu var diyeyim, sakinliği mi var diyeyim bilmiyorum. Ama vicdanım rahat şu anda. Ama kesinlikle emin olduğum bi şey daha var ki, bu bir mola olabilir en fazla. Deneyeceğiz, görebilecek miyiz?
Bence görürüz.

26 Ekim 2012 Cuma

25-24

VEEE DOĞUM GÜNÜM KUTLU OLSUN!!
Bu yıl iki kere kutlandı, üçüncüsü ise Cumartesi kutlanacak.
Bol bol pasta yedik ve yedirdik.
Vakit geçiyor ama yetmiyor kesinlikle İzmir'deyken.
Bi çaresine bakmalıyım.









20 Ekim 2012 Cumartesi

Out of Sight, not out of mind

O değil de, bugün akşam saat 10 itibari ile İzmir'de olacağım. 1 hafta tatilim var. Heyecandan kalbim atamıyor bile. Çantamı toparladım, işlerimi bitirdim. Koskoca 1 haftam var ve o günleri eskiden yaptığım ne var ise onları yaparak geçireceğim.
Mutluyum gibi.

15 Ekim 2012 Pazartesi

Ses.283

Ayrıca artık biraz daha fazla olmamın zamanı gelmiş. Biraz da ailem için. Kalan ailem için tabi.

14 Ekim 2012 Pazar

Ses.282

İnsan bazen elindeki değerlerin ne olduğunu, ona ne kattığını, onlardan uzak kalmadan anlayamazmış dostum. Bunu unutma sakın. Sanma ki o değerler sana gökten indi. Sanma ki insanlar sana bi anda, nedensiz güvendi. Sen hepsini hak eden, hepsini yaşayarak elde edensin. Hepsini geçtim, sen benim arkadaşımsın lan.
İyi ki doğdun adam!

Mustafa-Ben(Oski'nin Eli)

12 Ekim 2012 Cuma

Ses.281

Sessizliğin ile yürüyorum yolu
Boydan boya kupkuru rüzgar kaplı yollar
Işıklar açık mı? Yada sen korkar mısın ki?
Unutma, hayat artık senin için çok karanlık.

Bu bir düş ise, uyansam iyi olur.
Gerçekten sen yoksan eğer ileride
Neredesin, sorsam bana söyler misin?

Kapattığında gözlerini ne görüyorsun?
Yada gözlerini kapatabiliyor musun?
Bilmiyorum, hatırlamıyorum.

Hangi gök kuşağına gidersen git,
Hangi suyun içinde yüzersen yüz,
Hep keyfini çıkar ama unutma
Hayat artık senin için çok karanlık.

11 Ekim 2012 Perşembe

Zamancı - Başlamayan Hikaye 2

Derin bir nefes aldı masmavi havadan ve bir adımda geçti kemeri Alin.
Sandığı gibi korkunç bi şey gelmedi başına ama yol sanki daha da kararmış gibiydi.
Ağaçlar artık göğü tamamen kaplamıştı. Ay ışığı düşmüyordu yola. Yürümeye devam etti Alin ve yolun kenarına bırakılmış bir sürü insan eşyası görmeye başladı. Eski püskü saatler, yırtılmış giysiler, ayaklarının bir kısmı parçalanmış masalar ve tabureler.

‘’Zamancı’nın eski eşyaları.’’ diye mırıldandı kendi kendine Alin.

Yolda ilerledikçe daha da garipleşiyordu eşyalar. Küçük fotoğraf çerçeveleri vardı bir çok tane.
Kimisinin camı yoktu, kimisinin çerçevesi kırılmıştı, kimisinin de içinde fotoğraf yoktu.

Alin eğilip bir tanesini aldı ve Zamancı’nın Ailesi olduğunu düşündüğü bir fotoğrafı gördü.Şaşırtıcı şekilde tanıdıktı tüm insanlar. Anne, ayakta durmuştu ve boyları annenin dizini geçmeyen iki tane çocuğa sarılıyordu. Ancak fotoğrafta bi gariplik vardı. Sanki birisi eksik gibi yamuktu insanların dizilişi.
Birisi eksik gibi duruyordu anne ve çocuklar. Ya babaları fotoğraftı çektiği için onun yeriydi boş olan yer ya da….. Aslında başka da bir ihtimal gelmiyordu aklına.

Attı kenara fotoğrafı yine yürümeye başladı. Çok vakit harcamıştı yolda.
Şimdi dikkat ediyordu da, yol sanki çok sessizleşmişti. Kuşların sesleri kesilmişti.
Kemerin diğer tarafında kaldılar diye düşündü Alin. Sadece uğuldayan rüzgarın sesini işitiyordu kulakları. Kemeri geçince bir şeylerin değişeceğini biliyordu! Etrafına bakarak yürüdü dar patikayı, korkmamaya çalışarak sessizlik ve karanlıktan.
Ağaçların hışırtısı iki de bir Alin’i tedirgin edip arkasına bakmasına sebep oluyordu. Kediler de yoktu artık. Sanki zaman hızlanmış gibiydi, rüzgar bile hızlı esiyordu, titremeye başlamıştı.
Derken yolun sonu olduğunu düşündüğü yerden yansıyan bi ışık gördü. Heyecandan koşmaya başladı ışığa doğru. Koşarken çantası ağaç dallarına takılıyor ve yırtılıyordu. Yol burada bitiyordu. Artık gidecek yeri kalmamıştı, bulmuştu Anahtar’ı! Yaklaştıkça, ışığın, yuvarlak boşluğun ortasında, bir kütüğün üzerinde duran bir cam fanusun içinden yansıdığını gördü, boşluğu tamamen aydınlatabiliyordu.

Alin kafasını gök yüzüne kaldırdı ve yıldızların eskisi gibi net göründüğünü fark etti.

‘’ Anahtar burada bir yerde olmalı! ‘’ diye bağırdı hiçliğe.

Kütüğe yaklaşıp cam fanus’u eline aldı. Başarabilmiş olmanın verdiği şok ile, bir an elinin yanacağını düşündü Alin.

Fanusun içinde, ışığın kaynağı olan sıvının ortasında yüzen küçük bir kağıt gördü. Açabilmek için bir kapağı olmalı diye düşündü Alin kendi kendine. Birazcık daha inceleyince kapak olmadığını anladı. O kağıdı alması gerekiyordu. Fanusu kırmaktan başka çaresi kalmamıştı. Düşünecek fazla zaman yoktu. Fanusu kaldırdığı gibi yere attı ve cam fanus paramparça oldu.

Aniden, sanki bu dünyaya ait olmayan bir çığlık koptu ağaçların içinden. Yer şiddetle titremeye başlamıştı. Işık bi an daha sanki sönmeyecekmiş gibi parladı fakat bir iki saniye sonra söndü. Elleriyle kulakları kapadı Alin hemen. Korkudan etraftaki ağaçların yanına kaçmaya çabaladı ama yer o kadar güçlü sarsılıyordu ki yürümek imkansızdı. Sürünerek ağaçların yanına gitmeye çalıştı. Yerlerdeki cam kırıkları ve ağaç dalları ellerini çiziyor ve kanamasına sebep oluyordu. Kolları bi yerlere tutunma çabasından çizik içindeydi. Nihayet sağlam bir dal buldu ve kendini kütüğün yanından çekebildi ve kütüğün olduğu yere dönüp baktı.

Yer çöküyordu.

Toprak sanki aşağıdan çekiliyormuş gibi akmaya başlamıştı. Kütük yavaşça toprağa karıştı, tabi fanusun içinde ki kağıtla beraber. Alin tutunduğu ağaçtan düşmemeye çalışarak boşluğa bakmaya çalıştı. Hayretten küçük bir çığlık attı; Aşağıdan ışık sızıyordu. Tam olarak ışık kaynağını göremedi ama sanırım bu çökme doğal bir afet değildi. Mavi ışık, iyice karanlığı yok etmeye başlamıştı. Toprak giderek çöküyor, aynı zamanda da şekilleniyordu, aşağıya doğru uzanan bir merdiven oluşuyordu. Toprak git gide daha da hizaya geliyordu. Sarsıntının kesilmesi çok uzun sürmedi. Kocaman delikten süzülen ışık her yeri aydınlatıyordu artık. Alin ayağa kalktı ve oluşan toprak merdivenin yanına yürüdü ve aşağı inmeye başladı. Bastığı toprak o kadar yumuşaktı ki, her an kayıp düşebilir diye yavaş yavaş iniyordu aşağı. Merdivenlerin bitimine gelebildi nihayet. Sanki çok uzun zamandır buradaymış gibi yanan meşaleler gördü. Küçük bi masanın üzerinde yine bi fanus gördü ama bu sefer dokunmadı bile. İncecik bi tünel vardı gidilmesi gereken. Son bir kez daha gökyüzüne baktı, yakın zamanda tekrar görebilmeyi dileyerek tünele girdi.

8 Ekim 2012 Pazartesi

Ses.280

Fikirlerim sabit olmasına rağmen, artık düşüncelerim çok fazla genişlemiş gibi. Artık düşünecek yeni alanlar var sanki kafamda. Boşluk oluşuyor daha fazla düşünüp sorun/çözüm/amaç/sonuç olabilmek için. Yada salaklaştığım için hiç bi sıkıntımı çözemiyorum ve buna da bahane uyduruyorum, kim bilir.

---

Ayrıca öyle bi kitap keşfettirdi ki Erşen bana, ne yapsam karşılığını ödeyemem. Kitaptan ziyade, yazarı aslında;

Oruç Aruoba.

Ne demeyi düşündüysem bu güne kadar ( konuştuklarım da dahil ) hepsini söylemiş adamdır. Çok mutlu edendir, ayrıca "Tavşan Besleyen"dir.

7 Ekim 2012 Pazar

Ses.279

"Mektup 2" yi yazalı çok olmuştu. Ama koyamadım o an. Ve o anın üzerinden o kadar çok şey yaşandı ki, anlatamıyorum bile. Yeni eve taşındım, daha sonra o evden de taşındım. Hatta şu an evsizim. Çok komplike zamanlar geçiriyorum. İdare ediniz.

---

AYRICA EKİM AYINDAYIZ!!!!!! Doğum günüm yaklaşıyor.

Mektup 2


Nefes al, nefes ver. Nefes al, nefes ver. Nefes al….  ve biraz tut şimdi…

Nasıl başladığını bilmiyorum ama nasıl ilerlediğini yaşadığım için değil, hissettiğim için çok iyi biliyorum bu zamanların. Nereden başlarsam, anlatmak istediğim, derdini taşıdığım şeye varacağımı da bilmiyorum hatta. Bulmaya çalıştığım her hangi bi yanıt da yok zaten. Sadece uzun zamandır kimse ile konuşamıyorum. Burada gerçekten yalnızım onu biliyorum.

Aslında konuştuğumda beni dinleyecek birisi yok diye değil, gerçekten anlayacak birileri yok diye böyleyim. Tabi bu demek değil ki beni kimse anlayamıyor. Pek ala İstanbul’da da bi iki tane ömürlük dostum var konuştuğum. Bana yol gösteriyorlar, yardımcı oluyorlar, anlamadığım şeyleri anlatıyorlar yada bazen sadece yanımda yürüyorlar. Tüm benliğimi sadece bir kişiye yükleyemiyorum ben. Tüm sıkıntımı bi kişiye anlatamıyorum. Herkesin yeri farklı bende, olması gerektiği gibi.

İzmir’deyken hiç düşünmezdim/bahsetmezdim maddiyatın bazen insanı kilitlediğini. Hep bi şekilde birileri yada bişeylerle çözerdim/çözerlerdi. Ama burada tek başımayım. Tek başıma düşünüyorum, tek başıma karar veriyorum, tek başıma konuşuyorum, tek başıma gülüyorum. Bu benim gibi bi adamı yoruyormuş, yeni yeni anlıyorum. Ya buna alışacağım, yada bu durumu dayanılmaz hala gelene kadar çekeceğim ve sonucunda neyi kaybedeceğim onu göreceğim.

Kendimi sabretmeye zorluyorum İstanbul’a geldiğimden beri. Her şey sabretme ile alakalıymış tek başınayken. Patronuna sabredeceksin, iş sahiplerine sabredeceksin, sabah otobüs beklerken hemen önünde sigara içen adama sabredeceksin, trafiğe sabredeceksin. Zamanın geçmeyişine bile sabredeceksin ki sürecini doldurasın. Sürekliliğe dayanabilmek gerçekten sıkıcıymış. Çalışırken zerre sıkılmıyorum, hatta çok keyif alıyorum tasarım yapmaktan ama etraftan bana nüfuz edecek her hangi bişey beni alt üst edebiliyor. Daha 2 hafta önce çok garip bi olay yaşamıştım;

Hafif kapalı bi havada tüm sokak yağmur ve rüzgara teslimken, bi tane kamburca yürüyen, yün ceketli kundura ayakkabılı bi amca, elindeki kemanı çala çala sokakta yürüyordu. Arada yağmurdan ıslandığı için ceketinin içi ile kemanı silip tekrar çalmaya devam ediyordu.

Şu an o kadar pişmanım ki o amcayı iş yerine çağırmadığım için, onu dinlemediğim için, onunla konuşmadığım için, anlatamam. Belki ben çok büyütüyorumdur, sadece dün gece çok içtiği için sokakta ayılmaya çalışıyor olabilirdi. Ama ya daha farklıysa? O yağmurun altında ıslana ıslana keman çalmasına sebep olan şeyler ya daha acıysa? Asla cevabını alamayacağım bi merak bu, beni kaç zamandır rahatsız eden.  Tabi sadece çok merak ettiğim için cevabını bilmek istemiyorum, sanırım o cevabı bilmeyi hak ediyorum,  o an o amcayı merak edebildiğim için. Eğer o amcayı iş yerine davet edebilseydim, başka bi şeyi hak edebilecektim…

İstanbul’a geldiğimden beri de yıldızları göremiyorum bu arada. Çok eksiğim bu yüzden bu aralar. Muhtemelen fark edebileceğim bi değişiklik yoktur. Sıkıntım da zaten her değişikliği görebilmek değil de, o anlara şahit olabildiğimi bilmek her zaman.

Burada herkes birbiri ile hep aynı iken, herkes çok farklı. Sınıflara dahil olacak o kadar çok insan var ki, bu yüzden çok fazla da sınıf var. O kadar garip ki, çarşaf giymiş kadınlar, türban takmış kadınlara, türban takmış kadınlar, başı açık kadınlara yan yan bakıyor. Neye şaşırdığımı bilmeden ise ben hepsine bakıyorum. Herkes birbirini itin götüne sokmaya çok meraklıymış gibi bakıyor. Ben tabi ki bana bakışlardan rahatsız olmuyorum. Ama neden o farklı bakışlara maruz kalıyorum onu merakımdan dertleniyorum ara ara. Ulan çember sakallı, konuşmasını bile beceremeyen ama cebinde milyarlar olan adam. Bana potansiyel hırsız gözü ile neden bakıyorsun?  Neden bi insanın olağan halini, en berbatıymış gibi düşünüyorsun? Ben hep insanların lafına sırtımı yaslamışımdır. Burada ne yaparsan yap, boş.

Baksana şu yazdıklarıma arkadaş? İnsanların birbirine olan güvensizliğinden dem vuracak kadar genele düşmüşüm. Bu kadar ortalık malı olacağım hiç aklıma gelmezdi.

Ha bi de Mustafa’yı çok özledim ben. Aklımın bi köşesinden çıkartmıyorum hiç onu. Çünkü en kötü haberler, onu hiç beklemediğin, unuttuğun anda geliyor gibi. O yüzden Mustafa’yı unutamam. Babannemi unutamadığım gibi… Zaman çabuk geçsin ama yaralamasın.

Bir kadını sevmek şu anda o kadar çok ihtiyacım olan şey  ki. Hissedemezsin böylesini. Ama şu anda balık bile besleyecek durumda değilim. Yalnızlığımın bana hissettirdiği bi diğer şey bu işte. Sevmeye ihtiyaç duymak. Olmayan bişeye, fark etmediğin bişeye ihtiyacın da olmaz normalde. Ama işte bunu fark etmeden önce hiç sıkıntım yokken, şu anda yaşadığım şeyleri özlüyor olmam da doğal gibi.
İşin diğer bi garip yanı, kişiler değil de benim hissettiğim anlamların özünü özlüyorum. Kafamda beliren bi sevme durumu var ve onu kimseye veremiyorum. Tabi şu anda kimsenin olmayışı ile de alakalı olabilir bu durum J .

Şuna birisi cevap verebilir mi;
Gerçekten sadece bir insanı severek, o an da mutlu olabilir mi birisi? Sadece bir kişiyi sevebilir misin?
Sadece bi kişinin mutluluğu yeter mi insana?

Kendime dair bişeyler yaptıkça içimde beliren bir diğer his, paylaşmayı hatırlatıyor bana. Arkadaşlarım gelsinler yanıma, evimde otursunlar, benimle uyusunlar, benimle uyansınlar. Bunu yapabilecek kadar büyüdüm. Ben de insanlara gerçek anlamda yardımcı olabileyim. Kendimin farkında olduğum yıllar boyunca elimden geldiğince, hiç çabalamadan bir şeyler yaptım. Karşılığında bir gün bana bişeyler döner diye hiç düşünmeden. Çok rahatlatıcı bişeymiş, insanlara sadece karar vererek, onlarla konuşarak, onları mutlu etmek. Hiç sen yürüyorsun diye mutlu olan birisini gördün mü? Yada sen sadece sana fayda sağlayacak bişey yaptığında senin kadar sevinen birini ( annen dışında tabi ) ?
Ben bunu yaşıyorum artık. Daha önce insanlar mutluyken, onlarla mutlu olduğum için, şu anda ben mutsuzken onlar beni mutlu ediyor. Tamamen vicdani bi alışverişmiş.

Dedim ya, yıldızları göremiyorum diye, Ay’ı da göremiyorum epeydir. Bulutların arkasından sızan ışığı yürüdüğüm yerleri aydınlatmıyor epeydir.

Bol bol kitap aldım buradayken,bol bol albüm aldım birazda. Hatta yeni taşınacağım ev için ilk defa mobilya aldım bugün (29 Eylül 2012). Kitaplığım olacak ilk defa, elbise dolabım olacak. Aslında ilk defa olan kısmı, bunları tamamen benim alıyor olmam olacak. Gerçekten yaşamaya başladığımın ilk kanıtları olacak. Kim bilir, belki ileride başkaları da şahit olur bu duruma.

Şimdi bırakabilirlisin…

26 Eylül 2012 Çarşamba

M.D.

Sanırım ciddi biçimde sadece Melis Danişmend'i kıskanıyorum bunca yıldır dinlediğim/çaldığım müzikler arasında. Hiç istisnasız " O besteleri ben yapmalıydım. " dediğim tek albüm "Daha Az Renk".
Sanırım doğal geliyor her şeyi. Söyleyişi, sözleri, melodileri, nefes alışları falan. O yüzdendir ki, çok basit sözlerle, çok basit melodilerle kendini işliyor çok derine. Aynı doğa gibi.
Kendi kayıtlarımı ve şiirlerimi gözden geçirince fark ediyorum ki, "O söylesin" diye yapmışım bi çoğunu. Kim bilir belki bi gün, benim yazarken duyduğum sesi, benim şarkılarımla beraber diğer insanlar da duyar.
Yada duymazlar.

14 Eylül 2012 Cuma

Mektup

Toz ve şehrin gürültüsü her yanını sarmıştı adamın. Yapamayacağını düşündüğü her şeyi bir bir yapmanın verdiği şaşkınlık belki mutluluk vericiydi adam için, ama kesinlikle bu gürültü olası tüm güzellikleri yok edebilirdi ( Yemyeşil çimenlerin üstünde harcadığı vakitleri hatırladı bi anda ).
Kulağında en sevdiği müzikler, karşısında ise hiç sevmediği kalabalık. Yara yara ilerliyordu evine doğru sanki aynıymış gibi olan insanları. Herkesin suratında aynı ifade, yokluk.. Sanki orada değillermiş gibi. Duygularını evlerinde bırakıp sokağa çıkan insanlarla doluydu otobüsler, taksiler, kafeler. Gülümseyen insan görmeyeli epey olmuştu. Yada birbirinin gözüne bakarak konuşan insanları işitmeyeli.

I think it's time that I got off the kitchen floor
But is there really any point at all?
Waking up this morning felt the same
Better sleep while life is so mundane

Bi süre düşününce aslında, kendisinin de öyle büyük kahkahalar atmadığını hatırladı ( kendi başına gitar çaldığı zamanlar dışında tabi ). Acaba bu toz bulutu insanları ruhsuz mu yapıyordu? Hep çekindiği ve öyle oldukları için üzüldüğü insanlardan mı oldu acaba? Karşısında en sevdiği insanlar olduğu zaman nasıl hissettiğini hatırlamaya çalıştı bir iki saniye kadar. Hatırlamamak. Evet, tek aklına gelen buydu. O kadar çok güzel şey vardı ki, aralarından hangisi hangi zamanda geçiyordu hatırlayamıyordu. Mutlu olduğu zamanlar bu muydu yani? Karmaşık zamanların mutluluğu mu? Halbuki bi iki tanesini hiç unutmam diye kaydetmişti hafızasına. Bi kafede kahvaltı edişlerini mesela. Yada hep olduğu yerden çok uzakta gezdikleri o sahilde hissettikleri rüzgar gibi. Ne kadar garipmiş insanların yokluğu, aslında her zaman var olduğunu bildiğin yerlerde. Gün gelecek ve sanki hiç yok olmayacaklar gibiydi çünkü.

I'm the one you always seem to read about
The fire inside my eyes has long gone out
There's nothing left for me to say or do
'cause all that matters disappeared when I lost you...

Boğazına toz kaçtı o an ve onca insanın suratına öksürdü çok şiddetli bi şekilde. Daha boğazının acısı geçmeden yanındaki adam " Öküz müsün be birader! Dikkat etsene! " diye bağırdı. Dönüp suratına baktı adamın ve orada hiç bişey göremedi . Yanındakine baktı, onda da bişey yoktu. Etrafına baktı sonra, aslında hepsi aynıydı. Hepsi yitirmişti yıldızlar kadar ayrı olan özelliklerini. Sönmüş yıldızların toz bulutuydu herkes, insanların boğazına kaçan. Önüne baktı ve müziğini dinleyerek yoluna devam etti. Hatırlayamadığı zamanları düşünemeyerek ama hissederek yürüdü.

7 Eylül 2012 Cuma

Zamancı - Başlamayan Hikaye 1


Güneşin bir kaç saat evvel kavurduğu patika, şu anda hafifçe esen rüzgarın ağaç yapraklarını hareket ettirmesiyle oluşan sesle ve titretici bir soğukla doluydu. Bulutlar yavaş yavaş hakim oluyordu gök yüzüne. Oracıkta duran dolunay, sanki git gide güzelleşiyordu. Parlayarak, an be an...

Yolun düzlüğünün dışında her yanda kocaman çam ağaçları uzanıyordu göğe doğru.
Sanki ağaçlardan oluşan bir hücrenin içindeydi. Yolun yanı küçük çalılar, otlar ve ağaçların kopmuş dalları ile doluydu. Çalıların üzerilerinden esen rüzgar, sanki aralarında konuşuyorlarmış gibi hissettiriyor, minik kuşlar devamlı yolun üzerinde uçarak garip sesler çıkartıyorlardı.

Adam kafasını kaldırdı gök yüzüne doğru ve derin bir nefes aldı.

Saatlerdir yürüyordu bu ıssız yolda. Gün ışığını ne zaman kaybettiğini tam olarak hesaplayamadı, neredeyse 6 saattir yürüyordu. Henüz gece yarısı olmamıştı. Ve dolunay hala kocaman, parlak bir şekilde onun yolunu aydınlatıyordu.

Fazla zamanı kalmamıştı adamın kaçabilmek için. Zamancı’nın Zaman Anahtarı’nı gece yarısına kadar bulamazsa, zaman ölecek ve burada sıkışmak zorunda kalacaktı sonsuza kadar. Bu iç karartıcı ormanda kalmaya da pek niyetli değildi açıkçası.

Düşüncelerinden kurtulup bir anda durdu patikanın ortasında, sırtından çantasını çıkartıp yere koydu ve içini kurcalamaya başladı. Matarasını bulup bir iki yudum su içtikten sonra geri çantasına koydu. Rüzgar şiddetlenince biraz daha, arkasından ürpertici bir hışırtı duydu, korkuyla hemen arkasını dönüp baktı. Birkaç kedi gördü ağaçların arasında dolaşan. Bir iki saniye kadar göründüler, daha sonra ağaçların arasında kayboldular. Tekrar toparlandı ve daha hızlı yürümeye başladı. Burada yaşayan hayvanlar olduğunu görmemişti hiç. Kendi köpekleri dışında tabi.

Biraz daha ilerledi kasvetli ve biraz ileride patikanın ikiye bölündüğün gördü. İki yoldan birisini tercih etmesi gerekiyordu ve kesinlikle doğrusunu bulmalıydı kaçabilmesi için. Fazla zamanı kalmamıştı muhtemelen. Gözlerini kapayıp hangi yolu tercih edeceğini düşünmeye çalıştı ama orada kalma korkusuyla doğru düzgün bir şeyler gelmedi aklına. Birden yolun üzerinde kalmış izler dikkatini çekti adamın. Sağa sapan yolda birçok ayak izi vardı; fakat sola sapan yol tamamen izsizdi. Daha evvel sağ taraftaki yoldan birileri gitmiş olmalı diye düşündü adam ister istemez ve sağa saptı.

Yol giderek daralıyordu ve sırt çantası da belini acıtmaya başlamıştı. Ağaçların dalları, patikanın üstünü kapatmaya başlamıştı iyice, ay ışığı eskisi kadar vurmuyordu yola. İyice hızlandı adam, yaklaşık 1 saat daha yürüdü patikada. Yol artık iyice küçülmüştü, iki insan yan yana zor yürürdü.

Bir süre sonra, yolun üzerine anlamsızca dikilen, taştan yapılma, eski bir kemer gördü. Yolu yanlamasına kesiyordu. Neden böyle bir geçidin yapıldığını anlamadı adam. Kemerin yanına baktı Alin ve eskiden bir devamı olduğunu fark etti, şimdi upuzun ağaçlar olan yerde. Sanırım bu kemer, Zamancı’nın zamanı öldürmeye çalışmasından evvel ki arazisinin kapısıydı. Üzerinde garip yazılar ve şekiller vardı. Zamanla aşınmış yüzeyinden eksilen bir kaç taş hala yolun kenarında duruyordu.

Alin’in duyduğuna göre, Zamancı artık yaşamaktan vazgeçince zamanı öldürüp, tüm zamanı durdurmaya çalışmıştı. Fakat işler yolunda gitmemiş, sadece kendi zamanının durmasına sebep olmuş ve bu ormana hapsedilmişti. Önceden yemyeşil ağaçları, çiçekleri ve Zamancı’nın ailesini barındıran bu arazi, şimdi kasvetli bir ormana dönüşmüş ve Zamancı’nın cüretine karşılık bir ceza olmuştu.

İçinden geçip geçmemeyi bir süre düşündü. Sanki, içinden geçerse başına bir bela gelecekmiş gibi hissetti ister istemez Alin. Ama başka şansı da yoktu. Kemerin bittiği yerde ağaçlar başlıyordu ve araları da çok dardı. Geçebilmek neredeyse imkansızdı. Geri dönüp diğer yoldan da gidebilirdi ama yoluna devam etmesi gerektiğini hissediyordu. İçinden geçecekti. Zaman Anahtarı’nı zamanında bulabilmek için bi an önce yola devam etmeliydi.

*

Hani bi Zamancı vardı ya, neredeyse bir yıl evvel yazmaya başladığım. Evet, o bitmedi hala. Çok fazla fikir var kafamda ama hala doğrusu hangisi hissedemiyorum. Hepsi yafta gibi duruyor. Bi kısmını koyayım buraya istedim. 

5 Eylül 2012 Çarşamba

Ses.278

O değil de, sanırım Weeping Under The Rain - Part I'in taslağını yaptım az evvel. Heyecandan gözlerim doldu yine :)

3 Eylül 2012 Pazartesi

Ses.277

Lise yıllarımda tanışıp, çocukluk arkadaşım diyecek kadar zaman paylaştığım insanlar. Bu sıralar pek sık görüşemeyişimiz daha da büyük yapıyor sevmeyi, özlemeyi.

1 Eylül 2012 Cumartesi

Ses.276

Nereden bakarsan yaklaşık 7 aydır görüşmemiştik. O süre içinde aklıma gelsen de arayıp sormak istememiştim seni ( aynı şeyin senin için de geçerli olduğunu biliyorum ). Gariptir, İstanbul'a taşınmak için Bornova'dan servise bindiğimde İzmir'de en son tanıdık olarak seni görmüştüm. Ama mevzu bu değil.
Bugün bi süre seninle konuşunca seni ne kadar özlediğimi gördüm. Her seferinde böyle uzun aralar verdikten sonra genelde başıma bu geliyor ama hala şaşırıyorum. Her ne kadar yanımda olmasan da eksiksin şu anda bende. Aynen benimde sende eksik olduğum gibi. Sarılıp uyuduğumuz günleri özlemişim. Eski evde odamda şarap içtiğimiz günleri özlemişim. Hiç bişey yapmadan birbirimize baktığımız günleri özlemişim. Sağ omzumda birikiyor özlemin. Gelsen de buraya yine uyusak keşke. Yada bi 7 ay daha hiç görüşmesek de yine bunları hatırlasam. Canımsın. İlk canımsın.

30 Ağustos 2012 Perşembe

Ses.275

Sen gittiğin zaman ben hala yaşıyor olursam, ne yaparım ben?
Düşünemiyorum, yutkunamıyorum, gözlerimi kapatamıyorum, göremiyorum. Öyle bi an başıma gelmeden tecrübe edecek kadar cesaretli değilim. Ama olur da bir gün olmazsan ben hala varken, daha önceden de dedim, yine diyorum, sadece seninle gelirim.

---

Kimse bilmesin ama ben İzmir'de yaşamayı özledim.

28 Ağustos 2012 Salı

Let's Say Goodbye


Turn out the light, our story is ending
We wore this thing so far down I can't tell what I'm talking about
Take what you want, this old love is empty
And I don't have anything here that I can't live without

You say your spirits gone, I can't say that your wrong
Oh, I know we tried, we came into it strong
Maybe we stayed in too long, woman, let's say goodbye

Tell me a lie so I can believe
There's more than this moment to moment passing us by
Look in my eyes and I'll know it's over
And I will go on from right here with the rest of my life

You say your spirits gone, I can't say that your wrong
Oh, I know we tried, we came into it strong
Maybe we stayed in too long, woman, let's say goodbye
I can take a loss I will move on, say goodbye, yeah, ooh
Let's say goodbye

Oh, you said that I will never leave you
I said, "I think you're crazy"
You said, "I would never leave you"
I said, "I think you're crazy"
You said that I would never leave you
And I said, "I think you're crazy"

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Islat Damlalarınla Hayatı

Yavaş da olsa, büyüyor o küçük cocuk.
İçeride karanlık da olsa, gözleri açık,
İçinde yokluk da olsa, umuda bakıp,
Arıyor, nerede olacağını, nereye varacağını.

Küçük de olsa, hızlanıyor o büyük adam.
Ardını göremiyor da olsa, gözleri yaşlı,
İçinde hayat da olsa, bedenine bakıp,
Buluyor, neler olduğunu, nereye vardığını.

'' Eğer doğru zamanın işaretini bulabilirsen, yakala onu.
Çünkü bir daha göremeye bilirsin gökkuşağının sihrini. ''

Neye pişman, neye mutlu bilemeden, Geçen,
Hayat senden mi benden mi göremeden, Sonun,
Yakın mı yoksa geçtin mi çoktan hissetmeden.
Islat damlalarınla hayatı.

---

Tırnak içinde olan kısmı okurken bile şu anda, bu ne biçim bi bölümdür arkadaş diye düşünmüyor değilim.

Sen Varsın Gibi

Tek solukta geri dönersin
Bir yüreğin derinliğine
Hayatlar geçirdiğin gözlere.

Başka bir söz yok, bulacaksın.
Başka bir öz yok, göreceksin.

Şefkatin avucunda
Benliğim birikirken
Senin sesinle uyandım geçmişe, bitmişe.

Korkum aydığınla büyüyor
Ulaşamadığım huzurunla

Yürürken yollarda
Sensiz günlerle
Kuşların sesleri yine kulağımda, sen varsın gibi

---

Bunu henüz besteleyemedim. Hatta şiirin hoşuma gidip gitmediğinden de emin değilim. Ama dursun bakalım. Belki az evvel şikayet ettiğim yazdıklarını beğenememe durumu geçer ve neler hissettiğimi anlarım gerçekten.

En Derin Sensizlik

Sadece yağmurlar ıslatırdı gözlerimizi, ( yıkardı gizlerimizi )
Yıldızları ararken göklerde. ( bulurken izlerde )
Sanırım artık ağlamaktan yorulduk
En derin renksizlik.
En derin sessizlik.

Önceden sadece görürdük gözlerimizi, ( bakardık gözlerimize )
Kendimizi bulurken derinlerde, (hayattan kaçarken, günlerce )
Şimdi karşımda yine aynı boşluk.
En hissiz derinlik
En hissiz güzellik

Yakınlara uzanmak için harcanan yıllar,
Gözlerimin ucunda ki uzaklar.
Nerede? Herkes nerede?

Sanırım artık ararken kaybolduk,
Sevgiler büyürken bir yerlerde.

---

Bunu da sanırım 1 hafta önce yazdım ve bi kısmını besteledim. Hatta şöyle ki, ilk 5'liği melodi ile çaldıktan sonra devamına ihtiyaç duymadım henüz. Bakalım neler olacak.

Ses.274/2

Ha bide, artık kimse benim çok sevdiğim şarkıları bilmiyor lan. Artık o şarkıyı dinlerken göz göze geldiğim insanlar bana sığır gibi bakıyorlar. Ulan önceden böyle değildi. Bi şarkıyı dinlerken yanımdaki benim neler hissettiğimi bilirdi. Kimse yok lan artık yanımda bunları bana söyleyecek! Ben Dirge for November dinlerken neden sadece dinleyebildiğimi bilip de bana öyle yaklaşacak kimse yok lan! Çok kötü bu durum. Yavuz Çetin için de böyle, Dream Theater için de,Valentina Lisitsa için de. Hemen arkadaş edinip onlarla konuşmam lazım. Cidden depresyona giricem, hiç hoş olmayacak.

Ses.274

Lan hikaye yazamıyorum artık. Ne aklıma gelirse kendimle dalga geçmeme sebep oluyor. Önceden böyle olmuyordu hiç bana. Çok geriliyorum yazarken. Hatta buna yazarken denmemeli, yazmaya çalışırken daha doğru olur. Çünkü ne zaman yazmak için aklıma bişeyler gelse, hadi lan böyle hikaye mi olur diyorum kendime. Ne boktan bi çukura düştüm ben bilmeden be.

21 Ağustos 2012 Salı

Ses.273

Neler oldu biliyor musun bi kaç gündür?
* Öncelikle konseri verdik çıkarttık aradan. Tam istediğimiz gibi olmasa da ilk konserde olabileceğin en iyisiydi. Diğerlerini de peşinden getirecek tabi ki bu durum.

Emre Yavuz - Cihan Köseoğlu - Eren Başbuğ


* İzmir'e geldim tatil için. Adalya'da nargile için boş boş muhabbet etmeyi çok özlemişim. Hatta kafe doldu olduğu için arada içeri gidip yardım etmeyi bile özlemişim.

Şöyle bi bakınca o kadar da çok şey olmamış yav. Sanki binlerce değişik şey varmış gibi girince bi beklenti oluştu sanki.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Hayatın Sonunda


Hayalsizdi artık sonsuzluğun,
Mutluluk içinde.
Bekleyebilir miydin zamanı
Yalnızlığın içinde.

Sürmeyecek ki  sonsuza kadar
Dene tutun bana, yanılırsan
Belki yalnız ilerleriz ama
Bekleyebilir misin beni
Hayatın sonunda?

---

Dün gece hem yazıp hem besteledim. İlham doluyum bu sıralar. Haydi bakalım.

12 Ağustos 2012 Pazar

Güzellik ve Şefkat

Dış Ses.2


Günler geçiyor ve ardımda kalıyorlar yaşanan tüm saatler. Bir günün kendisi oluyorum, sonra, artık sığınamadığım gece saatlerim geliyor. Yetişemeyen bir hayat gibi akıyor bir yanlarda kendi hallerim. Bir duvar ördüm hepinize, iç kısmı ne kadar kanasa da, artık siz bilemeyeceksiniz, göremeyeceksiniz. Benim hayat yolculuğum çoktan başladı, bir yelkenli gibi geçiyor denize paralel kumsallardan. İnsanlar hiç düşlediğim gibi değillermiş, içleri çok masum ama dışları değil. Ben şimdi ta derinlerimde gidiyorum ya, hani daha da kopuyorum ya sizlerden, sanmayın ki çok mutluyum. Bir yanım -duvar- kalsa da incinmiyor artık ama benim çocuk halimi kim üzmeyecek. Hani, hani gidiyor ya bir taraflarım, biliyorum geri dönüşü çok zor olacak veya olmayacak, hiç güvensiz tutun beni desem ne kadar daha yalnızlaşırım? Bazı sorularımın cevaplarını siz verin istiyorum, çünkü böyle hallerimde bir tek sizleri suçluyorum. Bugün hava öyle pek de açık sayılmaz ve bugün aşkın hali çok da elif sayılmaz. Yarımlamış olduğum elmanın bir yanı siyahlaşıyor ama biliyorum ki ince bir sıyrık yine bembeyaz eder her şeyi...

12.08.2012
Uğur Erşen Şenbil

8 Ağustos 2012 Çarşamba

ALKOL TÜM İÇTENLİKLERİN ANASIDIR!

Kendine ben yokken iyi bakmayı unutma. Aynı göğe bakarken de senin yanında değildim belki ama artık aklımda da değilsin. Tek bıraktım seni, amacım aslında bu değilken. Kendini unutma sakın hayallerinin arkasında. Orada sadece geleceğin, umutların ve arzuların yok, en çok geçmişin var. Hayal kurmayı bırakalı çok olduğunu biliyorum. Hissediyorum en azından. Önüne sunulan ile yaşamayı kabul ettiğini görüyorum. O yüzden, kendine çok iyi bak. Ben gerçekten seni tekrar görüp, yüzüne bakabilmeyi çok isterim. Tekrar havadan sudan konuşmayı isterim. Ama sadece bu. Kendime ilk defa yenilecek de olsam, gerçekten sadece bu. Ara sıra İzmir'de karşılaştığımız da sana uzaktan da olsa selam verip, masama geçmek istiyorum. Belki saatlerce muhabbet ederiz, belki sadece selamlaşırız. Yokmuşsun gibi davranmak hoş olmuyor. Hele ki varsan aslında.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Ses.272

Söylemeyi unutmadan erkenden yazayım bu sefer. Yine konser var sevgilim dostum. Eren Başbuğ, Cihan Köseoğlu, Emre Yavuz ve ben. Daha önce hiç birlikte çalmadığım insanlar bunlar. Zaten burada belirtmemin sebebi de bu. Deneysel gidicez :) Hatta ilk konserimiz iyi geçerse, büyük planlarımız var bu ekiple ilgili. Onları hemen yazmayacağım, bişeyler oluştukça ufak ufak belirtirim. Yine playlist'i yazayım da ileride dönüp dönüp bakabileceğim bi yerde saklı kalsın.


Liquid Tension Experiment  - Paradigm Shift
Jordan Rudess - Screaming Head
Liquid Tension Experiment  - Biaxident
Steven Wilson - Grace For Drowning
Steven Wilson  - Deform To Form A Star
Liquid Tension Experiment  - Hourglass  
Porcupine Tree  - Even Less
Dream Theater - Stream of Consciousness
Transatlantic  - We All Need Some Light
Foreigner  - Starrider  
Yngwie Malmsteen - Blitzkrieg  
Dream Theater - Space Dye Vest
Dream Theater  - Erotomania

Şarkılardan anlaşılacağı gibi bu güne kadar dinlemekten en zevk aldığım gruplardan bişeyler çalacağımı görebilirsiniz. O yüzden olağan dışı bi heyecanlıyım. Bakalım neler olacak. Beraber göreceğiz. 

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Fakir Adam

Bir var olup bir yok oluyormuş hayali.
İnanmak için her şeye, tek nedeni.
Bir varmış, bir yokmuş.
Belki de kimse onu bilmiyormuş.

En büyük savaşları, en uzun sevişmeleri
Sadece ''o'' diye yapıyormuş.

---

Bunu besteledim geçen hafta. Bi anda çıktı o kadar sade oldu ki, insanın kafası karışıyor.Belki daha önce blog'a yazmışımdır bu şiiri, hatırlamıyorum. Ama yazdıysam da bestelerken ufak bi değişiklik yaptım, son hali budur.


---


Hatta bir yazı altta yazmışım beste yaptığımı ama koymamışım buraya :) Tabi bi yerden sonra kafa gidiyor.

31 Temmuz 2012 Salı

Ses.271

Bildirmekte geç kaldığım bi haberi bildireyim sana. 23 Temmuz 2012 de işe başladım. Hatta 1 haftamı doldurdum bile :) Artık daha dayanıklıyım sanırım. Hatta iş hayatımdan memnunum. Şimdilik mutluyum İstanbul'da olmaktan, hatta İzmir'de olabileceğimden daha bile mutluyum.

---

Ve geçen gün o kadar garip bi beste yaptım ki, anlatamam. Anca dinletirim. Bi süre sonra yükleyeceğim buralara.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Ses.270

Sevdiğin insanların, seninle aynı şeyleri sevmesine sevinebiliyoruz ya. Ne kadar garip. Hatta ben heyecanlanıyorum bile, ellerim titriyor bide. Kan toplanıyor gözlerime heyecandan hatta. Sanki baş üstü durmuşum gibi saatlerce.

24 Temmuz 2012 Salı

Ses.269

İki ihtimal var. Ya her şeyi çok önemsemiyorsun ve bazı şeyler öylesine oluyor. Ya da her şeyi çok iyi planlıyorsun ve öyle yaşıyorsun. Her iki türlü de midem bulanmıyor değil. Üzülüyorum aslında senin için.
Benden gizlenmene gerek yok ki. Seni aramıyorum zaten. Sen oradasın, ben ise burada. Uzağız, hemde hiç tanışmadığımız zamanlardan bile daha çok. Çünkü o zamanlar habersizdim. Şimdi biliyorum ve uzaksın. En uzak.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Ses.268

Hemen romantik gençler gibi şiir yazayım mı, yalnızlık ve yabancı şehir ile alakalı? :)
Başka şehirde olmanın en kötü yanı, eski hayatındayken dem vurduğun tanıdıklarının, burada olmayışıymış be. Kimseyi tanımıyorum sokağa çıkınca. Hatta kentleşmesi bile yabancı buranın. Yadırgıyorum elbette ama alışıyorum da bi yandan. Alışveriş merkezlerine gidip bişeyler almaktan hoşlanıyorum mesela artık. Gerçi ilk değişikliğin bu olması beni çok şaşırttı ama, yapacak bişey yok. Şimdilik bu kadar.

Ha bi de burada seninle ilgili hiç bişey yok kadın. En güzeli de sanırım bu başka şehirde olmanın.

8 Temmuz 2012 Pazar

İSTANBUL

Artık İstanbulluyum. 3 gündür Kadıköy'de yaşıyorum. Pek sevgili Merve ve Volkan'da bana evini açtı. Hatta şu anda benim bu yazıyı yazdığımdan bihaber beraber televizyon izliyoruz. Keyifli geçiyor zaman. Bakalım neler yaşatacak bana burası.

29 Haziran 2012 Cuma

Ses.267

Bu akşam hayatımın en riskli ve en büyük konserine çıkacağım. Bodur Ağaç Senfoni Orkestrası ile beraber Sabancı Kültür Sarayı'nda Pink Floyd, Dream Theater, Jordan Rudess ve Storm Corrosion çalacağım. Konserden 3 gün önce çalacağım kesinleştiği için çok gerildim. Hatta hala gerginim, yapamayabilirim diye. Ama yapabilirim. Zira yapabileceğimi biliyorum. Erkenden yatayım da yarın, hayatımın şu ana kadar en anlamlı konserine uyanayım.

 Şarkılarda şunlar;


Shine On You Crazy Diamond (Pulse) - Pink Floyd
Thick as a Brick (Madison Square) - Jethro Tull
Screaming Head - Jordan Rudess
Octavarium - Dream Theater


-ara-


Storm Corrosion
I. Drag Ropes
II. Storm Corrosion
III. Hag
IV. Happy
V. Lock Howl
VI. Ljudet Innan

24 Haziran 2012 Pazar

Ses.266

Aklıma bişey gelmedi yazacak şu anda. Ama iki tane şarkı var dinlediğim, onlar sanki bişey varmış gibi hissettiriyor bana. Ona sinir oldum. "Quadrophenia" şu albümü ıskalamamak lazım. The Who. Hep bunların yüzünden.

22 Haziran 2012 Cuma

GÜN ORTASI SAPKINLIĞI

Sen ve o gözaltı torbaların :)
Hala hoş ve komik geliyor.
Beyaz tenine kıpkırmızı oturuyorlar.
Aklıma geldikçe eğleniyorum.

(Yazar burada;hoşuna giden masum bişeyi anlatmaya çalışmıştır. Ne sapıktır, ne de gözaltı torbalarının sahibini özlemiştir. Şiir gibi alt altta satırlar halinde yazmış olsa da şiir olarak yazmamıştır. Ve bi düşüncesinin açıklaması da anca bu kadar uzun olabilirmiş, şu anda da onu düşünüyormuş yazar. İyi ki tanıdıkmış yazar, yoksa kim uğraşacak bu kadar düzeltme ve açıklama ile. Di mi? He valla öyle.)

21 Haziran 2012 Perşembe

Ses.265

Klasik eserlerin genelde kimin tarafından çalındığı ile ilgilenmem. Zira takibi zor oluyor benim için. Ama son bir yıldır aklımdan çıkmayan bi kadın var ki, neyi çalarsa çalsın kendime gelemiyorum onu dinlemekten. Woody Allen filmi izliyormuşum gibi; dinlerken hayatının anlamıymış gibi hissettiriyor ama bittiğinde neler olduğunu değil de neler hissettirdiğini anımsatıyor.
Aksanını sevdiğim kadın..


19 Haziran 2012 Salı

Günler Önce

Gül ki yağmurlar konuşsun bu gece.
Yoksa nasıl geçecek bu sessizlik.
Belki ıslanan insanlar vardır dışarıda,
Sen ve ben gibi, günler önce.


Gül ki çiçekler açsın bu sabah
Yoksa nasıl kokacak bu yalnızlık
Belki yürüyen insanlar vardır bahçelerde
Sen ve ben gibi günler önce

It's Dawn Again


Chasing the years fly by
Allowing the fears grow
Aiming so high
Laying too low

Enough with the keys now
It’s time to blow doors down
Let go of the past
Stumbling around

I know you can tell
A hurdle from a hand
A rival from a frıend
Open your eyes

It’s dawn again
The night set to leave you
Start moving ahead
With ones to walk beside you

Oddly we stare somehow
Agaın in a sad song
At each other’s minds
Where we belong

In union we stand
Rısıng from the sand
Fıght until the end
Never say die

It’s dawn again
A new day to change you
For the man you’ll become
Life will understand you
And remember your name

---

Pentagram sen lütfen şarkı yapma be. 
Moralimi bozuyorsun. 
Daha da kabalaşabilirim tarif ederken ama yapmayacağım. 
Çok ciddi bi şekilde moralimi bozuyorsun.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Ses.264

Denizde taş kaydırmayı özledim.
Kurumuş ağaç dallarına çıplak ayak basmayı özledim.
Sahilde sabaha karşı yürümeyi özledim.
Sıcağın serinliğini özledim.
Ve denize kocaman taşlar atmayı özledim.
Ayak bileklerime kadar suya girip koşmayı özledim.
Yanlışlıkla tuzlu su yutmayı özledim.
Ama denize girmeyi özlemedim.

---

Ve dün Babalar Günü'ydü. İlk defa babamla oturup çok canımı yakacak şeylerden konuştuk.
Geçmişten.
O beni istediği gibi yaşatamadığı için üzgün, ben ise beni nasıl yaşattıysa ondan memnundum.
Sanırım klasik baba-oğul halleri. Ama ilk defa yaptık bunu, ve bu çok özel kalacak.
O benim için asla herşey olmadı. Tek bir şey olup en derine kadar inendi. En özeli yani.
Onun gerçekten olmadığı gün, sanırım bende olamam.

16 Haziran 2012 Cumartesi

Ses.263

"Azıcık sakinleştikten sonra, biraz kendime zaman ayırayım dedim. Sadece kendimin içinde olduğu şeyleri bulayım, göreyim diye.
Keşke açmasaydım o filmi. Çünkü fark ettim ki bazı şeyleri sensiz yaşadığım için, tam olmuyormuş. Ve o aslında bende olmasına rağmen, sensiz olunca, kimsesiz oluyormuş. Ait olmuyormuş. Çok romantik şeylerden bahsetmiyorum aslında. Sadece bi ihtiyaçmış senin varlığın. Ve sen olsaydın şu anda yanımda, eminim sen uyuyana kadar izlerdim seni. " dedi adam.
























11 Haziran 2012 Pazartesi

Ses.262

Umutlu olmam lazım. Güzel şeyler için değil, bişeyler için umutlu bakmam lazım dışarıya.
Ve hatta, başka dünyaların da olabileceğini anlamam lazım.
Ben uyurken de insanların mutlu olduğunu, hatta benden daha mutlu olduğunu öğrenmem lazım.
Başlamalıyım alıştırmalara. Nefes aldığım sürece alışmalıyım umutlara.

10 Haziran 2012 Pazar

Ses.261

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Aramıza dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir; servetim, ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ölmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa/sıralansa da

Bağladım canımı ömrümü zülfün teline
Yar beni bıraktın elin diline
Güldün Mahzuni’nin garip haline
Merva’nın elinde parelensede

---

Bu sözler buradaysa eğer, gerçekten sıkıntı var demektir. Rüzgar ve Kum...

8 Haziran 2012 Cuma

6 Haziran 2012 Çarşamba

Ses.260

Hiç uğraşmamıştım ikametgah değiştirmekle, aile doktorumu seçmekle. Ne kadar sıkıcıymış! Liseden sonra üniversite tercihi yapmak için bile uğraşmamışken, bu sabah dershane dershane dolaşacağım. Bi işin tam olması için ilk defa sadece ben koşacağım peşinden. Hiç sorunsuz taşınırsam İstanbula ben, ölmem herhalde hiç. Öyle düşünüyorum yani.

5 Haziran 2012 Salı

Ses.259

Hatırlıyorum da, eskiden insanların hayatlarına bakıp, o hayatı nasıl yaşıyorlar acaba diye düşünürdüm. Özgür düşünemeyen, fikir belirtemeyen, sesini yükseltemeyen yani küçük hayatları olan insanlar olarak görürdüm. Ama şimdi tekrar bakıyorum da, onlar o küçük hayatlarında, hayatın aslında onlara neler sunabileceğinden habersiz gülebiliyorlarken, mutlu olabiliyorlarken ben; uçsuz bucaksız gördüğüm hayatın içinde düşünmekten gözümü açamıyorum. Bi yerde yanlışlık var, bişeyleri yapamıyorum sanırım.

---

Bu arada ben artık İstanbul'a taşınıyorum. İzmir'de son bir haftam. Neler olur, nasıl olur, ne zaman olur hiç bi fikrim yok. Ama bişeyler olsun diye uğraşacağım.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Kuşlar Öterken

Çaresiz hissetmek değil de,
Çaresiz kalmak.
Ellerini dizlerine yaslayıp, düşündüğünde
Nereye gideceğini görememek.
Gerçek korku bu sanırım,
Baktığını görememek.
Ellerin titrerken yalnızlıktan,
Kalbinin atmaması demek.
" Ben doğmadan önce neydim? Biz ölünce ne olacak? Eğer şu anda cennette yaşıyorsan, ölünce nereye gideceksin?

24 Mayıs 2012 Perşembe

Ses.258

Ve aslında gerçek, ta en derinde yaşattığın '' Özlemek, Sarılmak, Kokusunu İçine Çekmek. '' gibi şeyler de olsa, hayat; O'na uyanmadan evvel bari çay demleyebilmek ve kapıdan çıkarken yüzüne bakmadan, sessizce ''Görüşürüz'' demektir.

Ve aslında gerçek, düşünmekten dolayı uyuyamadığın anlarda, belki yorgun düşerim ve uyur kalırım diye sabaha kadar iki büklüm oturmak da olsa, hayat; sorumsuz serseriler gibi anca akşam 6'da uyanıp tekrar uyumayı beklemektir.

Ve aslında hayat çok kolaydır.
Zor zannedip yaşamadığın, yaşamadığın için ise pişman olduğun, pişman olduğun için kendine güvenemediğin, kendine güvenemediğin için gerçekleştiremediğin şeylerin bi yerde birikmesi ise, gerçektir.

Ses.257

Geçmişin renginin kahverengi olması gerekiyor sanırım. Eski olduğu için yada zaman geçince kağıt yaprakları sarardığı için değil. Hatırladığında, tam kalbinin ortasında ne seni yakacak kadar sıcak, ne de üşütecek kadar soğuk olmayan şeyleri barındırdığı için. Ki genel de o hatıralar, zamanı durduruyor gibi hissettiriyor insana. Sen, göz bebeklerin küçülmüş, kambur halde hatıralarının en dibine inmişken, aslında zaman her zaman ki gibi geçiyor gidiyor. Sen sadece anlamıyorsun, baktığın yeri de görmüyorsun, görmek istediğin yere de bakmıyorsun.

Ben şimdi baktım da geçmişe, pek farklı şeyler gördüm yaşadıklarımdan. Belki şu anda beni eskisi kadar bağlamadığı içindir, belki de etkisi şu an olmadığı içindir, anlamsız, olmasa da olurmuş gibi geliyor acılar veya hayal kırıklıkları.
Bazı insanların hayatına isteyerek dahil olmama rağmen, içine girince, kendini çok önemseyen insanlarmış gibi gördüklerini görüyor ve şaşırıyorum. Ya olağan olanı bu, yada ben kendimi anlatırken çok utanıyor ve kendimi anlatacakken bambaşka yerlere varıyorum. Aynen şu anda olduğu gibi.

Senden bi alıntı yapmak istedim bu gece. Ama fark ediyorum ki sen çok fazla benmişsin. Ve ben aslında sende yokmuşum hiç. O kadar ani oldu ki bunu fark etmem, ben mi yalanım, yoksa sen mi anlayamadım.

Şuraya yazı yazarak bile olsa seninle ilgili bişey yapmak istemiyorum. Burası ben bile olsa, bu yazdıklarım bana yabancılaşıyor işin içinde oldukça sen.

VE! En çok canımı sıkan şey, benim olan şeylerin, başkalarına anı olmasıydı!
Nefes al, nefes ver. Nefes al, nefes ver... Nefes al... Ve biraz tut şimdi.