MÜHİM MESELE

Nefes al, nefes ver. Nefes al, nefes ver… Nefes al… ve biraz tut şimdi.

Okudukça ben olacağın bir yer burası. Okudukça beni anlayacağın yer, burası. Belki nefret edeceksin benden beni tanıdığına pişman olarak, belki de beni özleyeceksin yine pişmanlıkla.Ne okuman için bir sebep var, ne de okudukça varacağın bir sonuç.

Sadece ben. Eğer istersen.

Şimdi bırakabilirsin.

11 Ekim 2012 Perşembe

Zamancı - Başlamayan Hikaye 2

Derin bir nefes aldı masmavi havadan ve bir adımda geçti kemeri Alin.
Sandığı gibi korkunç bi şey gelmedi başına ama yol sanki daha da kararmış gibiydi.
Ağaçlar artık göğü tamamen kaplamıştı. Ay ışığı düşmüyordu yola. Yürümeye devam etti Alin ve yolun kenarına bırakılmış bir sürü insan eşyası görmeye başladı. Eski püskü saatler, yırtılmış giysiler, ayaklarının bir kısmı parçalanmış masalar ve tabureler.

‘’Zamancı’nın eski eşyaları.’’ diye mırıldandı kendi kendine Alin.

Yolda ilerledikçe daha da garipleşiyordu eşyalar. Küçük fotoğraf çerçeveleri vardı bir çok tane.
Kimisinin camı yoktu, kimisinin çerçevesi kırılmıştı, kimisinin de içinde fotoğraf yoktu.

Alin eğilip bir tanesini aldı ve Zamancı’nın Ailesi olduğunu düşündüğü bir fotoğrafı gördü.Şaşırtıcı şekilde tanıdıktı tüm insanlar. Anne, ayakta durmuştu ve boyları annenin dizini geçmeyen iki tane çocuğa sarılıyordu. Ancak fotoğrafta bi gariplik vardı. Sanki birisi eksik gibi yamuktu insanların dizilişi.
Birisi eksik gibi duruyordu anne ve çocuklar. Ya babaları fotoğraftı çektiği için onun yeriydi boş olan yer ya da….. Aslında başka da bir ihtimal gelmiyordu aklına.

Attı kenara fotoğrafı yine yürümeye başladı. Çok vakit harcamıştı yolda.
Şimdi dikkat ediyordu da, yol sanki çok sessizleşmişti. Kuşların sesleri kesilmişti.
Kemerin diğer tarafında kaldılar diye düşündü Alin. Sadece uğuldayan rüzgarın sesini işitiyordu kulakları. Kemeri geçince bir şeylerin değişeceğini biliyordu! Etrafına bakarak yürüdü dar patikayı, korkmamaya çalışarak sessizlik ve karanlıktan.
Ağaçların hışırtısı iki de bir Alin’i tedirgin edip arkasına bakmasına sebep oluyordu. Kediler de yoktu artık. Sanki zaman hızlanmış gibiydi, rüzgar bile hızlı esiyordu, titremeye başlamıştı.
Derken yolun sonu olduğunu düşündüğü yerden yansıyan bi ışık gördü. Heyecandan koşmaya başladı ışığa doğru. Koşarken çantası ağaç dallarına takılıyor ve yırtılıyordu. Yol burada bitiyordu. Artık gidecek yeri kalmamıştı, bulmuştu Anahtar’ı! Yaklaştıkça, ışığın, yuvarlak boşluğun ortasında, bir kütüğün üzerinde duran bir cam fanusun içinden yansıdığını gördü, boşluğu tamamen aydınlatabiliyordu.

Alin kafasını gök yüzüne kaldırdı ve yıldızların eskisi gibi net göründüğünü fark etti.

‘’ Anahtar burada bir yerde olmalı! ‘’ diye bağırdı hiçliğe.

Kütüğe yaklaşıp cam fanus’u eline aldı. Başarabilmiş olmanın verdiği şok ile, bir an elinin yanacağını düşündü Alin.

Fanusun içinde, ışığın kaynağı olan sıvının ortasında yüzen küçük bir kağıt gördü. Açabilmek için bir kapağı olmalı diye düşündü Alin kendi kendine. Birazcık daha inceleyince kapak olmadığını anladı. O kağıdı alması gerekiyordu. Fanusu kırmaktan başka çaresi kalmamıştı. Düşünecek fazla zaman yoktu. Fanusu kaldırdığı gibi yere attı ve cam fanus paramparça oldu.

Aniden, sanki bu dünyaya ait olmayan bir çığlık koptu ağaçların içinden. Yer şiddetle titremeye başlamıştı. Işık bi an daha sanki sönmeyecekmiş gibi parladı fakat bir iki saniye sonra söndü. Elleriyle kulakları kapadı Alin hemen. Korkudan etraftaki ağaçların yanına kaçmaya çabaladı ama yer o kadar güçlü sarsılıyordu ki yürümek imkansızdı. Sürünerek ağaçların yanına gitmeye çalıştı. Yerlerdeki cam kırıkları ve ağaç dalları ellerini çiziyor ve kanamasına sebep oluyordu. Kolları bi yerlere tutunma çabasından çizik içindeydi. Nihayet sağlam bir dal buldu ve kendini kütüğün yanından çekebildi ve kütüğün olduğu yere dönüp baktı.

Yer çöküyordu.

Toprak sanki aşağıdan çekiliyormuş gibi akmaya başlamıştı. Kütük yavaşça toprağa karıştı, tabi fanusun içinde ki kağıtla beraber. Alin tutunduğu ağaçtan düşmemeye çalışarak boşluğa bakmaya çalıştı. Hayretten küçük bir çığlık attı; Aşağıdan ışık sızıyordu. Tam olarak ışık kaynağını göremedi ama sanırım bu çökme doğal bir afet değildi. Mavi ışık, iyice karanlığı yok etmeye başlamıştı. Toprak giderek çöküyor, aynı zamanda da şekilleniyordu, aşağıya doğru uzanan bir merdiven oluşuyordu. Toprak git gide daha da hizaya geliyordu. Sarsıntının kesilmesi çok uzun sürmedi. Kocaman delikten süzülen ışık her yeri aydınlatıyordu artık. Alin ayağa kalktı ve oluşan toprak merdivenin yanına yürüdü ve aşağı inmeye başladı. Bastığı toprak o kadar yumuşaktı ki, her an kayıp düşebilir diye yavaş yavaş iniyordu aşağı. Merdivenlerin bitimine gelebildi nihayet. Sanki çok uzun zamandır buradaymış gibi yanan meşaleler gördü. Küçük bi masanın üzerinde yine bi fanus gördü ama bu sefer dokunmadı bile. İncecik bi tünel vardı gidilmesi gereken. Son bir kez daha gökyüzüne baktı, yakın zamanda tekrar görebilmeyi dileyerek tünele girdi.

8 Ekim 2012 Pazartesi

Ses.280

Fikirlerim sabit olmasına rağmen, artık düşüncelerim çok fazla genişlemiş gibi. Artık düşünecek yeni alanlar var sanki kafamda. Boşluk oluşuyor daha fazla düşünüp sorun/çözüm/amaç/sonuç olabilmek için. Yada salaklaştığım için hiç bi sıkıntımı çözemiyorum ve buna da bahane uyduruyorum, kim bilir.

---

Ayrıca öyle bi kitap keşfettirdi ki Erşen bana, ne yapsam karşılığını ödeyemem. Kitaptan ziyade, yazarı aslında;

Oruç Aruoba.

Ne demeyi düşündüysem bu güne kadar ( konuştuklarım da dahil ) hepsini söylemiş adamdır. Çok mutlu edendir, ayrıca "Tavşan Besleyen"dir.

7 Ekim 2012 Pazar

Ses.279

"Mektup 2" yi yazalı çok olmuştu. Ama koyamadım o an. Ve o anın üzerinden o kadar çok şey yaşandı ki, anlatamıyorum bile. Yeni eve taşındım, daha sonra o evden de taşındım. Hatta şu an evsizim. Çok komplike zamanlar geçiriyorum. İdare ediniz.

---

AYRICA EKİM AYINDAYIZ!!!!!! Doğum günüm yaklaşıyor.

Mektup 2


Nefes al, nefes ver. Nefes al, nefes ver. Nefes al….  ve biraz tut şimdi…

Nasıl başladığını bilmiyorum ama nasıl ilerlediğini yaşadığım için değil, hissettiğim için çok iyi biliyorum bu zamanların. Nereden başlarsam, anlatmak istediğim, derdini taşıdığım şeye varacağımı da bilmiyorum hatta. Bulmaya çalıştığım her hangi bi yanıt da yok zaten. Sadece uzun zamandır kimse ile konuşamıyorum. Burada gerçekten yalnızım onu biliyorum.

Aslında konuştuğumda beni dinleyecek birisi yok diye değil, gerçekten anlayacak birileri yok diye böyleyim. Tabi bu demek değil ki beni kimse anlayamıyor. Pek ala İstanbul’da da bi iki tane ömürlük dostum var konuştuğum. Bana yol gösteriyorlar, yardımcı oluyorlar, anlamadığım şeyleri anlatıyorlar yada bazen sadece yanımda yürüyorlar. Tüm benliğimi sadece bir kişiye yükleyemiyorum ben. Tüm sıkıntımı bi kişiye anlatamıyorum. Herkesin yeri farklı bende, olması gerektiği gibi.

İzmir’deyken hiç düşünmezdim/bahsetmezdim maddiyatın bazen insanı kilitlediğini. Hep bi şekilde birileri yada bişeylerle çözerdim/çözerlerdi. Ama burada tek başımayım. Tek başıma düşünüyorum, tek başıma karar veriyorum, tek başıma konuşuyorum, tek başıma gülüyorum. Bu benim gibi bi adamı yoruyormuş, yeni yeni anlıyorum. Ya buna alışacağım, yada bu durumu dayanılmaz hala gelene kadar çekeceğim ve sonucunda neyi kaybedeceğim onu göreceğim.

Kendimi sabretmeye zorluyorum İstanbul’a geldiğimden beri. Her şey sabretme ile alakalıymış tek başınayken. Patronuna sabredeceksin, iş sahiplerine sabredeceksin, sabah otobüs beklerken hemen önünde sigara içen adama sabredeceksin, trafiğe sabredeceksin. Zamanın geçmeyişine bile sabredeceksin ki sürecini doldurasın. Sürekliliğe dayanabilmek gerçekten sıkıcıymış. Çalışırken zerre sıkılmıyorum, hatta çok keyif alıyorum tasarım yapmaktan ama etraftan bana nüfuz edecek her hangi bişey beni alt üst edebiliyor. Daha 2 hafta önce çok garip bi olay yaşamıştım;

Hafif kapalı bi havada tüm sokak yağmur ve rüzgara teslimken, bi tane kamburca yürüyen, yün ceketli kundura ayakkabılı bi amca, elindeki kemanı çala çala sokakta yürüyordu. Arada yağmurdan ıslandığı için ceketinin içi ile kemanı silip tekrar çalmaya devam ediyordu.

Şu an o kadar pişmanım ki o amcayı iş yerine çağırmadığım için, onu dinlemediğim için, onunla konuşmadığım için, anlatamam. Belki ben çok büyütüyorumdur, sadece dün gece çok içtiği için sokakta ayılmaya çalışıyor olabilirdi. Ama ya daha farklıysa? O yağmurun altında ıslana ıslana keman çalmasına sebep olan şeyler ya daha acıysa? Asla cevabını alamayacağım bi merak bu, beni kaç zamandır rahatsız eden.  Tabi sadece çok merak ettiğim için cevabını bilmek istemiyorum, sanırım o cevabı bilmeyi hak ediyorum,  o an o amcayı merak edebildiğim için. Eğer o amcayı iş yerine davet edebilseydim, başka bi şeyi hak edebilecektim…

İstanbul’a geldiğimden beri de yıldızları göremiyorum bu arada. Çok eksiğim bu yüzden bu aralar. Muhtemelen fark edebileceğim bi değişiklik yoktur. Sıkıntım da zaten her değişikliği görebilmek değil de, o anlara şahit olabildiğimi bilmek her zaman.

Burada herkes birbiri ile hep aynı iken, herkes çok farklı. Sınıflara dahil olacak o kadar çok insan var ki, bu yüzden çok fazla da sınıf var. O kadar garip ki, çarşaf giymiş kadınlar, türban takmış kadınlara, türban takmış kadınlar, başı açık kadınlara yan yan bakıyor. Neye şaşırdığımı bilmeden ise ben hepsine bakıyorum. Herkes birbirini itin götüne sokmaya çok meraklıymış gibi bakıyor. Ben tabi ki bana bakışlardan rahatsız olmuyorum. Ama neden o farklı bakışlara maruz kalıyorum onu merakımdan dertleniyorum ara ara. Ulan çember sakallı, konuşmasını bile beceremeyen ama cebinde milyarlar olan adam. Bana potansiyel hırsız gözü ile neden bakıyorsun?  Neden bi insanın olağan halini, en berbatıymış gibi düşünüyorsun? Ben hep insanların lafına sırtımı yaslamışımdır. Burada ne yaparsan yap, boş.

Baksana şu yazdıklarıma arkadaş? İnsanların birbirine olan güvensizliğinden dem vuracak kadar genele düşmüşüm. Bu kadar ortalık malı olacağım hiç aklıma gelmezdi.

Ha bi de Mustafa’yı çok özledim ben. Aklımın bi köşesinden çıkartmıyorum hiç onu. Çünkü en kötü haberler, onu hiç beklemediğin, unuttuğun anda geliyor gibi. O yüzden Mustafa’yı unutamam. Babannemi unutamadığım gibi… Zaman çabuk geçsin ama yaralamasın.

Bir kadını sevmek şu anda o kadar çok ihtiyacım olan şey  ki. Hissedemezsin böylesini. Ama şu anda balık bile besleyecek durumda değilim. Yalnızlığımın bana hissettirdiği bi diğer şey bu işte. Sevmeye ihtiyaç duymak. Olmayan bişeye, fark etmediğin bişeye ihtiyacın da olmaz normalde. Ama işte bunu fark etmeden önce hiç sıkıntım yokken, şu anda yaşadığım şeyleri özlüyor olmam da doğal gibi.
İşin diğer bi garip yanı, kişiler değil de benim hissettiğim anlamların özünü özlüyorum. Kafamda beliren bi sevme durumu var ve onu kimseye veremiyorum. Tabi şu anda kimsenin olmayışı ile de alakalı olabilir bu durum J .

Şuna birisi cevap verebilir mi;
Gerçekten sadece bir insanı severek, o an da mutlu olabilir mi birisi? Sadece bir kişiyi sevebilir misin?
Sadece bi kişinin mutluluğu yeter mi insana?

Kendime dair bişeyler yaptıkça içimde beliren bir diğer his, paylaşmayı hatırlatıyor bana. Arkadaşlarım gelsinler yanıma, evimde otursunlar, benimle uyusunlar, benimle uyansınlar. Bunu yapabilecek kadar büyüdüm. Ben de insanlara gerçek anlamda yardımcı olabileyim. Kendimin farkında olduğum yıllar boyunca elimden geldiğince, hiç çabalamadan bir şeyler yaptım. Karşılığında bir gün bana bişeyler döner diye hiç düşünmeden. Çok rahatlatıcı bişeymiş, insanlara sadece karar vererek, onlarla konuşarak, onları mutlu etmek. Hiç sen yürüyorsun diye mutlu olan birisini gördün mü? Yada sen sadece sana fayda sağlayacak bişey yaptığında senin kadar sevinen birini ( annen dışında tabi ) ?
Ben bunu yaşıyorum artık. Daha önce insanlar mutluyken, onlarla mutlu olduğum için, şu anda ben mutsuzken onlar beni mutlu ediyor. Tamamen vicdani bi alışverişmiş.

Dedim ya, yıldızları göremiyorum diye, Ay’ı da göremiyorum epeydir. Bulutların arkasından sızan ışığı yürüdüğüm yerleri aydınlatmıyor epeydir.

Bol bol kitap aldım buradayken,bol bol albüm aldım birazda. Hatta yeni taşınacağım ev için ilk defa mobilya aldım bugün (29 Eylül 2012). Kitaplığım olacak ilk defa, elbise dolabım olacak. Aslında ilk defa olan kısmı, bunları tamamen benim alıyor olmam olacak. Gerçekten yaşamaya başladığımın ilk kanıtları olacak. Kim bilir, belki ileride başkaları da şahit olur bu duruma.

Şimdi bırakabilirlisin…

26 Eylül 2012 Çarşamba

M.D.

Sanırım ciddi biçimde sadece Melis Danişmend'i kıskanıyorum bunca yıldır dinlediğim/çaldığım müzikler arasında. Hiç istisnasız " O besteleri ben yapmalıydım. " dediğim tek albüm "Daha Az Renk".
Sanırım doğal geliyor her şeyi. Söyleyişi, sözleri, melodileri, nefes alışları falan. O yüzdendir ki, çok basit sözlerle, çok basit melodilerle kendini işliyor çok derine. Aynı doğa gibi.
Kendi kayıtlarımı ve şiirlerimi gözden geçirince fark ediyorum ki, "O söylesin" diye yapmışım bi çoğunu. Kim bilir belki bi gün, benim yazarken duyduğum sesi, benim şarkılarımla beraber diğer insanlar da duyar.
Yada duymazlar.

14 Eylül 2012 Cuma

Mektup

Toz ve şehrin gürültüsü her yanını sarmıştı adamın. Yapamayacağını düşündüğü her şeyi bir bir yapmanın verdiği şaşkınlık belki mutluluk vericiydi adam için, ama kesinlikle bu gürültü olası tüm güzellikleri yok edebilirdi ( Yemyeşil çimenlerin üstünde harcadığı vakitleri hatırladı bi anda ).
Kulağında en sevdiği müzikler, karşısında ise hiç sevmediği kalabalık. Yara yara ilerliyordu evine doğru sanki aynıymış gibi olan insanları. Herkesin suratında aynı ifade, yokluk.. Sanki orada değillermiş gibi. Duygularını evlerinde bırakıp sokağa çıkan insanlarla doluydu otobüsler, taksiler, kafeler. Gülümseyen insan görmeyeli epey olmuştu. Yada birbirinin gözüne bakarak konuşan insanları işitmeyeli.

I think it's time that I got off the kitchen floor
But is there really any point at all?
Waking up this morning felt the same
Better sleep while life is so mundane

Bi süre düşününce aslında, kendisinin de öyle büyük kahkahalar atmadığını hatırladı ( kendi başına gitar çaldığı zamanlar dışında tabi ). Acaba bu toz bulutu insanları ruhsuz mu yapıyordu? Hep çekindiği ve öyle oldukları için üzüldüğü insanlardan mı oldu acaba? Karşısında en sevdiği insanlar olduğu zaman nasıl hissettiğini hatırlamaya çalıştı bir iki saniye kadar. Hatırlamamak. Evet, tek aklına gelen buydu. O kadar çok güzel şey vardı ki, aralarından hangisi hangi zamanda geçiyordu hatırlayamıyordu. Mutlu olduğu zamanlar bu muydu yani? Karmaşık zamanların mutluluğu mu? Halbuki bi iki tanesini hiç unutmam diye kaydetmişti hafızasına. Bi kafede kahvaltı edişlerini mesela. Yada hep olduğu yerden çok uzakta gezdikleri o sahilde hissettikleri rüzgar gibi. Ne kadar garipmiş insanların yokluğu, aslında her zaman var olduğunu bildiğin yerlerde. Gün gelecek ve sanki hiç yok olmayacaklar gibiydi çünkü.

I'm the one you always seem to read about
The fire inside my eyes has long gone out
There's nothing left for me to say or do
'cause all that matters disappeared when I lost you...

Boğazına toz kaçtı o an ve onca insanın suratına öksürdü çok şiddetli bi şekilde. Daha boğazının acısı geçmeden yanındaki adam " Öküz müsün be birader! Dikkat etsene! " diye bağırdı. Dönüp suratına baktı adamın ve orada hiç bişey göremedi . Yanındakine baktı, onda da bişey yoktu. Etrafına baktı sonra, aslında hepsi aynıydı. Hepsi yitirmişti yıldızlar kadar ayrı olan özelliklerini. Sönmüş yıldızların toz bulutuydu herkes, insanların boğazına kaçan. Önüne baktı ve müziğini dinleyerek yoluna devam etti. Hatırlayamadığı zamanları düşünemeyerek ama hissederek yürüdü.

7 Eylül 2012 Cuma

Zamancı - Başlamayan Hikaye 1


Güneşin bir kaç saat evvel kavurduğu patika, şu anda hafifçe esen rüzgarın ağaç yapraklarını hareket ettirmesiyle oluşan sesle ve titretici bir soğukla doluydu. Bulutlar yavaş yavaş hakim oluyordu gök yüzüne. Oracıkta duran dolunay, sanki git gide güzelleşiyordu. Parlayarak, an be an...

Yolun düzlüğünün dışında her yanda kocaman çam ağaçları uzanıyordu göğe doğru.
Sanki ağaçlardan oluşan bir hücrenin içindeydi. Yolun yanı küçük çalılar, otlar ve ağaçların kopmuş dalları ile doluydu. Çalıların üzerilerinden esen rüzgar, sanki aralarında konuşuyorlarmış gibi hissettiriyor, minik kuşlar devamlı yolun üzerinde uçarak garip sesler çıkartıyorlardı.

Adam kafasını kaldırdı gök yüzüne doğru ve derin bir nefes aldı.

Saatlerdir yürüyordu bu ıssız yolda. Gün ışığını ne zaman kaybettiğini tam olarak hesaplayamadı, neredeyse 6 saattir yürüyordu. Henüz gece yarısı olmamıştı. Ve dolunay hala kocaman, parlak bir şekilde onun yolunu aydınlatıyordu.

Fazla zamanı kalmamıştı adamın kaçabilmek için. Zamancı’nın Zaman Anahtarı’nı gece yarısına kadar bulamazsa, zaman ölecek ve burada sıkışmak zorunda kalacaktı sonsuza kadar. Bu iç karartıcı ormanda kalmaya da pek niyetli değildi açıkçası.

Düşüncelerinden kurtulup bir anda durdu patikanın ortasında, sırtından çantasını çıkartıp yere koydu ve içini kurcalamaya başladı. Matarasını bulup bir iki yudum su içtikten sonra geri çantasına koydu. Rüzgar şiddetlenince biraz daha, arkasından ürpertici bir hışırtı duydu, korkuyla hemen arkasını dönüp baktı. Birkaç kedi gördü ağaçların arasında dolaşan. Bir iki saniye kadar göründüler, daha sonra ağaçların arasında kayboldular. Tekrar toparlandı ve daha hızlı yürümeye başladı. Burada yaşayan hayvanlar olduğunu görmemişti hiç. Kendi köpekleri dışında tabi.

Biraz daha ilerledi kasvetli ve biraz ileride patikanın ikiye bölündüğün gördü. İki yoldan birisini tercih etmesi gerekiyordu ve kesinlikle doğrusunu bulmalıydı kaçabilmesi için. Fazla zamanı kalmamıştı muhtemelen. Gözlerini kapayıp hangi yolu tercih edeceğini düşünmeye çalıştı ama orada kalma korkusuyla doğru düzgün bir şeyler gelmedi aklına. Birden yolun üzerinde kalmış izler dikkatini çekti adamın. Sağa sapan yolda birçok ayak izi vardı; fakat sola sapan yol tamamen izsizdi. Daha evvel sağ taraftaki yoldan birileri gitmiş olmalı diye düşündü adam ister istemez ve sağa saptı.

Yol giderek daralıyordu ve sırt çantası da belini acıtmaya başlamıştı. Ağaçların dalları, patikanın üstünü kapatmaya başlamıştı iyice, ay ışığı eskisi kadar vurmuyordu yola. İyice hızlandı adam, yaklaşık 1 saat daha yürüdü patikada. Yol artık iyice küçülmüştü, iki insan yan yana zor yürürdü.

Bir süre sonra, yolun üzerine anlamsızca dikilen, taştan yapılma, eski bir kemer gördü. Yolu yanlamasına kesiyordu. Neden böyle bir geçidin yapıldığını anlamadı adam. Kemerin yanına baktı Alin ve eskiden bir devamı olduğunu fark etti, şimdi upuzun ağaçlar olan yerde. Sanırım bu kemer, Zamancı’nın zamanı öldürmeye çalışmasından evvel ki arazisinin kapısıydı. Üzerinde garip yazılar ve şekiller vardı. Zamanla aşınmış yüzeyinden eksilen bir kaç taş hala yolun kenarında duruyordu.

Alin’in duyduğuna göre, Zamancı artık yaşamaktan vazgeçince zamanı öldürüp, tüm zamanı durdurmaya çalışmıştı. Fakat işler yolunda gitmemiş, sadece kendi zamanının durmasına sebep olmuş ve bu ormana hapsedilmişti. Önceden yemyeşil ağaçları, çiçekleri ve Zamancı’nın ailesini barındıran bu arazi, şimdi kasvetli bir ormana dönüşmüş ve Zamancı’nın cüretine karşılık bir ceza olmuştu.

İçinden geçip geçmemeyi bir süre düşündü. Sanki, içinden geçerse başına bir bela gelecekmiş gibi hissetti ister istemez Alin. Ama başka şansı da yoktu. Kemerin bittiği yerde ağaçlar başlıyordu ve araları da çok dardı. Geçebilmek neredeyse imkansızdı. Geri dönüp diğer yoldan da gidebilirdi ama yoluna devam etmesi gerektiğini hissediyordu. İçinden geçecekti. Zaman Anahtarı’nı zamanında bulabilmek için bi an önce yola devam etmeliydi.

*

Hani bi Zamancı vardı ya, neredeyse bir yıl evvel yazmaya başladığım. Evet, o bitmedi hala. Çok fazla fikir var kafamda ama hala doğrusu hangisi hissedemiyorum. Hepsi yafta gibi duruyor. Bi kısmını koyayım buraya istedim. 

5 Eylül 2012 Çarşamba

Ses.278

O değil de, sanırım Weeping Under The Rain - Part I'in taslağını yaptım az evvel. Heyecandan gözlerim doldu yine :)

3 Eylül 2012 Pazartesi

Ses.277

Lise yıllarımda tanışıp, çocukluk arkadaşım diyecek kadar zaman paylaştığım insanlar. Bu sıralar pek sık görüşemeyişimiz daha da büyük yapıyor sevmeyi, özlemeyi.

1 Eylül 2012 Cumartesi

Ses.276

Nereden bakarsan yaklaşık 7 aydır görüşmemiştik. O süre içinde aklıma gelsen de arayıp sormak istememiştim seni ( aynı şeyin senin için de geçerli olduğunu biliyorum ). Gariptir, İstanbul'a taşınmak için Bornova'dan servise bindiğimde İzmir'de en son tanıdık olarak seni görmüştüm. Ama mevzu bu değil.
Bugün bi süre seninle konuşunca seni ne kadar özlediğimi gördüm. Her seferinde böyle uzun aralar verdikten sonra genelde başıma bu geliyor ama hala şaşırıyorum. Her ne kadar yanımda olmasan da eksiksin şu anda bende. Aynen benimde sende eksik olduğum gibi. Sarılıp uyuduğumuz günleri özlemişim. Eski evde odamda şarap içtiğimiz günleri özlemişim. Hiç bişey yapmadan birbirimize baktığımız günleri özlemişim. Sağ omzumda birikiyor özlemin. Gelsen de buraya yine uyusak keşke. Yada bi 7 ay daha hiç görüşmesek de yine bunları hatırlasam. Canımsın. İlk canımsın.